Anasayfa  | İletişim Metin Soylu Facebook Metin Soylu Twitter

 

 
YAZAR HAKKINDA KİTAPLAR ELEŞTİRİ CEVAP KONFERANSLAR AFET OKULU RÖPORTAJLAR BASIN ODASI
 
   Bedeli Çanakkale'de Kanla Ödenecektir tüm seçkin kitapevlerinde!      Piri Reis Haritası'nın Şifresi ÇIKTI!     
 



  Ediz Hun ile Röportaj

Röportaj: Gazeteci Yazar Metin Soylu

“GENÇLER, HAYATI CİDDİYE ALSIN”


1963 yılında sinemaya 'Genç Kızlar' adlı filmle ‘merhaba’ diyen ve kısa süre içinde Türk sinemasında aranılan romantik jönler arasına giren sanatçı Ediz Hun, Yeşilçam’a 44 yıl emek vererek Türk halkının kalbinde ölümsüz bir abide haline geldi. Sanatçı Ediz Hun, bizlerle sürdürdüğü sohbetinde Yeşilçam’ın o ölümsüz yüzünü hem sanatçı kişiliği ile hem de bilim adamı hüviyeti ile dolu dolu paylaştı...


-Efendim, klasik anlamda Ediz Hun kimdir diye size sormayacağız. Çünkü sizi zaten Türk halkı hatta dünya da yakinen biliyor. 1963'te “Ses Mecmuası” adlı bir dergi ile başlamış sanat hayatınız. “Genç Kızlar” adlı filmle de Türk sinemasına merhaba dediniz. Yeşilçam'a 44 yıl emek veren bir sanatçı olarak, geçmişte örnek alıp izinden gittiğiniz bir sanatçı olmuş muydu? (Ediz Bey, o kadar neşeli ve samimi bir insandı ki, bu sorumuza esprili bir dille yanıt vererek başladı söze…)

Ediz Hun: “Genç Kızlar” adlı Türk sinemasıyla başladım ancak o genç kızlardan biri değildim. Onlara hocalık yapan bir edebiyat öğretmeni rolündeydim. Genç kız olarak da doğabilirdim tabiatıyla. Ayrıca hanım olarak doğmanın da günümüzde ayrıcalığı var elbette.

Ben o günkü Türk sinemasını takip eder durumda değildim. O dönemde Almanya’da talebe idim. Würzburg Üniversitesi’nde diş doktorluğu 4. sınıf öğrencisiydim. Böyle bir olayı aklımın ucundan bile geçirmemiştim. Çünkü benim annem felsefe öğretmeniydi. Babam da makine mühendisi idi. Büyükada'da oturuyorduk. Adada oturduğumuz dönemde Acar filmde müdürlük yapan bir arkadaşımız, Sabahattin Sürmeli, kendisini rahmetle anıyorum, bana: “Ayhan Işık var. Türkan Şoray var. Türk sineması ekonomik olarak kuvvetlenmekte olan bir sektördür. Dolayısıyla buraya gelebilirsin. Yarışmalara katılabilirsin” dedi.  Ben de katıldım. Tesadüfler halkası gibi. Onun için herhangi bir aktörü, sanatçıyı idealize etmiş olarak girmiş değilim.



-Şu anda Bahçeşehir Üniversitesi’ndeki göreviniz nedir? Öğrenci arkadaşlarımız sizleri kendi okullarında gördüğünde ne hissediyor? Sanırım diğer hocalarımızdan ziyade siz ilgi görüyorsunuz. Bundan rahatsız mısınız?

Ediz Hun: Bahçeşehir Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’ne bağlı olarak öğretim görevlisi hüviyeti ile çalışıyorum. Çevre ve ekoloji dersi veriyorum. Aynı zamanda Okan Üniversitesi’nde de ders veriyorum. Ben daima abi kardeş gibiyim öğrencilerimle; yapıcı, olumlu, pozitif, enerji alışverişini seven bir insanım. Öğrencilerle ya da onların ilgisiyle herhangi bir sıkıntım ya da rahatsızlığım yok. Hepsini çok seviyorum. Bahçeşehir Üniversitesi, Okan Üniversitesi önemli irfan yuvalarıdır.

 

-Bugüne kadar toplam kaç film çevirdiniz ve en çok sevdiğiniz, evet bu rol beni anlatıyor dediğiniz Türk sineması hangisiydi?

Ediz Hun: Bugüne kadar çevirdiğim film sayısı 150’yi geçmiştir. Esasında hepsinin konumu ayrıydı. Farklı konulardı. Bir ayırım yapmadım. Mesela 1985'te Orhan Aksoy'un TRT adına yönettiği 'Acımak' adlı dizisinde başrol oynamıştım. O diziyi çok beğenirim. TRT’nin ilk dizilerinden bir tanesiydi. Özel televizyon kanallarının Türkiye’de olmadığı günlerden bahsediyorum.


-Ediz Hun’un sinema hayatı bitti mi? Yoksa halen yeni sinema ya da dizi teklifleri  alıyor musunuz?

Ediz Hun: Hayır hayır… Elbette ki bitmedi. Yeni teklifler de çok sık geliyor. Ben başrol oyuncusuyum. Bizim diğer sanatçılarla ayrılan yönümüz bu. Biz her rolde oynayamıyoruz. Benim kendimce bazı prensiplerim var. Bu bakımdan başrol dışında rol oynamak istemiyorum. Elbette demiyorum güzel bir kızla aşk filmi çekelim. İnandırıcı olmaz. Ama en azından başrollerden birisinin olması gerektiği kanaatindeyim. Ağırlıklı bir başrol olursa elbette oynarım. Sanatçı arkadaşlarımızdan bazıları normal rollerde oynuyorlar. Elbette onları asla eleştirmiyorum. Kendi tercihleridir. Saygı duyarım. Bu işi günümüzde yapan iki kişi kaldı. Birisi ben diğeri ise Sayın Göksel Aksoy. Biz elbette titiz davranıyoruz. Çalışırsak düzgün bir kadro, düzgün bir yönetmen ve düzgün bir senaryo olmalıdır. Şimdi tanıştırıyorlar başroldeki erkek oyuncu bu, bayan oyuncu bu sonra diyorum ki eee.. ben amca, dayı rolünde kusura bakmayın diyorum. Olamam. Eğer yaşımdan dolayı dede rolünde olacaksam da ağırlıklı bir rolde olmak isterim. 



-'Yeşilçam', yeni dizilerle ya da sinemalarda Türk filmi adı altında çıkan filmlerle sizce unutuldu mu?

Ediz Hun: Kesinlikle unutulmadı. Unutulmayacak da. Çünkü bugün dahi o filmlerin izlendiği, halen daha beğenildiği görüşleri bizlere geliyor. Beğeniyle izlendiğini duydukça bundan kıvanç duyuyorum. Mutlu oluyorum. Şöyle söylemek isterim: Sinema 1,5 saatlik bir gösteri. Bu 1,5 saatlik gösteride her an televizyonlara verme ve izletme imkânınız var. Ama bir dizi 20 bölüm, 30 bölüm nasıl izlettireceksiniz? Kısaltacaksınız. 20 hafta sürmesi lazım. Dolayısıyla dizi oyuncusuyla sinema oyuncusu arasında büyük fark var. Sinema oyuncusu kalıcı ama dizi oyuncusu 3-4 sene sonra unutuluyor. Çünkü evinizde aydınlık bir ortamda çay, kahve içiyorsunuz bir taraftan sohbet ediyorsunuz, bir taraftan telefon, ‘merhaba nasılsın iyi misiniz’ diyorsunuz bir taraftan da dizi izliyorsunuz. Bu bakımdan tılsımı yok. Ama sinema bir hipnoz alanıdır. Düşünün kapkaranlık bir ortam. Beğenseniz de beğenmesiniz de o an bakıyorsunuz o ekrana. Adeta konsantre oluyorsunuz. Kaldı ki dizilerin de bir kalitesi yok artık. Çünkü hepsi birbirinin benzeri durumda hazırlanıyor. Ben isim vermeyeyim, çok önemli yapımcılar ve yönetmenlerle görüşüyorum. Peki diyorum hanımefendi, beyefendi… Kaçıncı bölümden sonra nasıl ne olacak bana söylemiyorsunuz. Valla Ediz Bey diyorlar ben de bilmiyorum. Peki ilerleyen bölümlerde anlaşmazlık olduğunda ne olacak senaryoda? O zaman senaryo da anında değişiklik: Öldür Ediz Hun’u, beyin kanamasından ölsün. Ya da bir trafik kazasında ölsün. O yüzden diyorum ki, bizim zamanımızdaki senaryoların başı da belli idi sonu da belli idi. Ona göre çalışırdık. Şimdi başladığınız dizide sonunun nasıl olacağını bilmiyorsunuz. Zaten çok da işportaya döktüler bu dizi işlerini.  



-Türkiye’de son zamanlarda hemen hemen her gün gerek televizyonlarda ve gerekse gazetelerde mankenleri ya da pop starları görmekteyiz. Sanatçı olmanın günümüzdeki en pratik yolu mudur bu?

Ediz Hun: Bakınız Metin Bey, biz de bu şekilde geldik. Ben kimseyi bu konuda yadırgamam. İnsanlara elbette bir imkân verilmeli. Bunun adı pop star olur başka bir isim olur önemli değil. Biz de alaylıyız. Ses Mecmuası dergisinin yarışmasıyla geldik bu konuma. Sadece ben değil. Tarık Akan, Tamer Yiğit, Hülya Koçyiğit ve Ajda Pekkan da böyle yarışmalarla geldi bu duruma.

Mesela bir manken düşünün. Oyuncu anlamında işi ciddiye almışsa, bu işe baş koymuşsa, meslek olarak oyuncu olabilmeyi benimsemişse ve en önemlisi yönetmen ondan istediğini alabilecek düzeyde görüyorsa onu, neden olmasın. Bakın bizlerin tiyatro tahsili yoktu. Hülya Avşar örneğini vermek isterim. Onun da altyapısı yoktu ama kabiliyeti vardı ve başardı. Kendisini yetiştirebildi.  


-1991-1993 yılları arasında Çevre Bakanlığı Müşaviri ve İstanbul Çevre İl Müdürü olarak görev aldınız.  Dünya’nın çevre politikası hakkındaki pozitif düşüncelerinizle de sizi yakinen takip etmekteyiz. Türkiye’nin çevre politikası istenilen düzeyde midir?

Ediz Hun: Her insan bir çevreci olmalıdır. Benim tahsilim bu yönde. Ben Norveç’te Oslo ve Trondheim Üniversiteleri’nde Çevre Bilimleri ve Biyoloji eğitimi aldım ama olmayabilirdi de. Cüneyt Arkın, Ayhan Işık, Türkan Şoray, Fatma Girik bunların hiçbirinin sinema tahsili yok. Bugün hepsi saygın birer abide konumuna geldi. Herkesin hürmet ettiği oyunculardır. Bu bakımdan çevreci olmak da mutlaka bir tahsil gerektirecek husus değildir. Kalbimizdeki sevgi pınarından çevreye bir pencere de açarak şu güzelliğin, şu ağacın, şu suyun, şu tabiatın derinlemesine kıymetini idrak etmek lazım. Bunu yapan herkes kutsal bir çevrecidir.    



-Türkiye’de “bilim” hakkındaki çalışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ediz Hun: Türkiye’de bilim çok iyi bir safhada olabilirdi ancak bilim adamlarının yeterli ekonomik imkânları keşke olabilseydi. Bugün Türkiye'de bir profesörün ve doçentin almış olduğu maaş ile yurt dışındakilerin aldığı maaş arasında 3-4 kat fark vardır. Bu bakımdan yurt dışındaki bilim literatürünü anında takip edebilecek düzeyde ekonomik imkan halen yok. Bunun dışında araştırma yapabilecek üniversite adedi de çok az. Laboratuvar ve buna bağlı olarak araç gereç de çok az.
Daha yeni karbondioksit kükürt dioksit ölçümleri yapabiliyoruz.  Türkiye ne yazık ki hala gelişmekte olan bir ülke durumundadır. Sizler, bizler medeni bir görünüme sahip olabiliriz. Çok eksiklerimiz var. Her şeyden önce beyinlerimizin çağdaş olması gerekmektedir. Laik olması lazım. İşte bunu yapan 1920’lerde Atatürk. O zaman bir güneş gibi doğdu. Daha Fransa’da İsviçre’de kadın hakları yokken bunu Türkiye Cumhuriyeti’nde başlatan, kıyafet devrimini getiren, Arap alfabesinden Latin alfabesine geçişi sağlayan bir insandı.



-Sanatçı kimliğinden milletvekili kimliğine geçiş nasıl oldu?

Ediz Hun: Ben saygı duyarım. İnsanlara değer veririm. Liberal demokrat bir yapım vardır. Bir martı kadar hürüm ben. Sol-sağ benim için fark etmez. Çağdaş, demokrat, laik biriyim. Bana o dönemde pek çok partiden teklif gelmişti. Tabi ki son seçimlerden sonra milletvekilliğim bitti.



-Bugüne kadar hiçbir yerde duyulmamış anılarınızı bir kitapta toplamayı düşünüyor musunuz?

Ediz Hun: Şimdi buna vakit lazım. Sabah 09:00'da çayınızı kahvenizi içeceksiniz. Çalışmaya başlayacaksınız. Çok yoğunum ben maalesef. Eğer ömrüm olursa yapabilirim tabi ki. Ama belki Ediz Hun'un hayatı olarak değil de bilimsel, herkesin anlayabileceği bir kitap yazmayı düşünüyorum.

-Evdeki Ediz Hun’u anlatabilir misiniz?

Ediz Hun: Ben evcil bir adamım. Pek dışarı da çıkmam. Resepsiyon, davet olur çıkarım. Evime bağlı bir insanım. Eşim Berna hanımla 1973'te evlendim. Ben mutluluğu evinde arayan biriyim. Hobilerim var. Kaptüst koleksiyonlarım var. Büyükada da bahçem var. Sanatla tabi ki ilgiliyim.



-Kaç çocuğunuz var?

Ediz Hun: İki çocuğum var. Bir kızım var sevgili Metin kardeşim. Kızım 32 yaşında adı Bengü. Bir de oğlum var 26 yaşında. Oğlum Burak, şu anda Malta’da orada bir çalışma içinde. Master yapıyor. Kızım da İstanbul’da evlenmek üzere. Evlilik aşamasında diyebiliriz.

-Hangi takımlısınız?

Ediz Hun: Ben ve oğlum Burak Fenarbahçeli'yiz. Eşim ve kızım Galatarasaraylı. Bizim Fenarbahçeli olmamızın sebebi Babam. Fenerbahçe Stadyumu dediğimiz yer eskiden Kuş Dili Çayırı idi. Babam orada büyümüş olduğu için, tabi ki biz de Fenerbahçeli olduk ancak ben fanatik birisi değilim. Fırsat buldukça takip etmeye çalışırım.

-Bir mesajınız olacak mı?

Ediz Hun: Her şeyden evvel hayatı ciddiye alsınlar. Gençlere görevlerini en iyi şekilde yapmaları için bir zaman dilimi tanınmış. Bu yaşların kıymetini bilsinler. Yaşamlarını bir disiplin altında sürdürmelerini tavsiye ederim. Her konuda programlı olsunlar. Derslerine önem versinler. Derste kesinlikle not tutmaları gerekmektedir. Öğrenme heveslerini yok etmemelerini tavsiye ederim.

Türkiye’deki eğitim sistemini çok beğenmiyorum. Türkiye de 6-7 yaşında başlayan eğitim 22-23 yaşlarına kadar devam ediyor. Öğrenciler kız olsun erkek olsun devamlı dinler durumda. Onlara hiçbir şekilde konuşma hakkı tanınmıyor. Sadece hoca sıfatıyla anlatan bireyler ve dinleyen öğrenciler. Bu bakımdan çocuklar 22-23 yaşına geldiği zaman konuşma yeteneğini kullanmamış, sadece dinleyerek mezun olmuş bireyler olarak hayata atılıyorlar. Hayatta muvaffak olmaları çok zor.

Bir de son olarak şunu söylemek isterim. Test usulü ÖSS sistemi son derece yanlış bir usuldür. Beynin yalnızca bir kıvrımının devreye sokulmasıdır. Sadece çarpı koyuyorsunuz, doğru veya yanlış. 3 yanlış bir doğruyu götürüyor. Beyin sadece bir çarpıya odaklanıyor. Çarpı işaretine. Bakıyor çarpı. Öğrenci yazmalı. Sayfalarca yazacak. Bir soru sorulduğu zaman yorumlayacak. Mesela ben şimdi final sınavı yapacağım. Öğrenciler istedikleri kitabı yanlarında getirip açabilirler. Ben nasılsa yorum soracağım.

Mesela size bir örnek: Yıl 2050. Türkiye’nin nüfusu 115 milyon. İstanbul 24 milyon. Siz İstanbul’un belediye başkanısınız. Kanalizasyon sorunu, çevre sorunu, trafik sorunu var nasıl çözersiniz? Yazın, isterseniz sayfalarca yazın, ben onu okurum. Beynin çalışsın yeter ki beyninin kıvrımları çalışsın. Böyle çarpı marpı olmaz. Türkiye de insanları yarışa sokuyorlar. İnsanlar egoist oluyor. Ben seni geçeceğim. Nasıl seni geçerim. Paylaşımcı olmak lazım. Olmaz bu şekilde. Herkesin bir beyin kapasitesi var. Eğitim sistemi yanlış.


"Yolumuz sevgi yoludur. Önemli olan sevgidir."

Mevlana şöyle der:
“Seviniz, öğreniniz ve öğretiniz. Ölmezliğin dikenli olan yokuşundan asla korkmayınız. Ölmezlik umduklarınıza kavuşmak değil insanlığa ve insanlara beklediklerini sunabilmekte saklıdır. Dünya’da edinmiş olduğunuz servet hiçbir şeyi ifade etmez. Şöhret geçicidir. Mühim olan insanlara hoşgörülü olabilmek. Onların sevgisini, muhabbetini, saygısını kazanabilmek.”

Türkiye'de birbirimizi çok sevmiyoruz. Din, dil, ırk bu ülkede ne olursa olsun herkes benim kardeşimdir. Gelin bu ayırımları ortadan kaldıralım. Birleşelim. Yolumuz sevgi yolu olsun.


Metin Soylu

Betül Korkmaz

Hayat Kısa Kuşlar Uçuyor



 
 
Metin Soylu'nun hangi kitabını daha başarılı buluyorsunuz?
Hepsi
Afet Okulu
Bedeli Çanakkale'de Kanla Ödenecektir
Piri Reis Haritası'nın Şifresi
  
 
 

 

ANA SAYFA YAZAR HAKKINDA KİTAPLAR ELEŞTİRİ CEVAP KONFERANSLAR AFET OKULU RÖPORTAJLAR İLETİŞİM
Siteden yararlanırken gizlilik ilkelerini okumanızı tavsiye ederiz.
© 2018 Tüm hakları saklıdır.
İzinsiz ve kaynak gösterilemeden yayınlanamaz.


Çizginet & Mehmet CAN